Tuesday, October 30, 2007

Bu portakal tam 116 yıllık!


Sergilenen portakalın sahibinin hikayesi ise çok ilginç.
İngiltere'de, 116 yıl önce bir madencinin maden ocağındaki patlamada hayatını kaybettiği gün beslenme çantasında bulunan portakal, Staffordshire bölgesindeki bir müzede sergileniyor.

Stoke-on-trent kenti Etruria yöresindeki Racecourse maden kömürü ocağında 1891'de meydana gelen patlamada ağır yaralanan ve kaldırıldığı hastanede hayatını kaybeden Joseph Robert'a ait portakal, bir meyve kurusu görüntüsü veriyor.

Arkasında bir eş ve 6 çocuk bırakan 37 yaşındaki Roberts'ın ailesine teslim edilen tek eşyası olan beslenme çantasının içindeki portakal, zaman içinde iyice kuruduğu için, sallandığında çekirdek sesi duyulabiliyor.

Potteries Müzesi sözcüsü Deb Klemperer, Roberts'ın torununun çocuğu Pam Bettaney tarafından yıllar sonra müzeye bağışlanan portakalın yalnızca bir meyve kurusu olarak görülebileceğini, bu meyveyi hikayesi ilginç olduğu için sergilediklerini ifade etti.

Labels: , , , , , ,

Monday, September 24, 2007

İşte ilklerden bir kaç örnek

İlk iftar topu ne zaman atıldı? İlk şampiyon takım hangisi? İlk çikolata fabrikası nerede kuruldu? Ve daha nice ‘ilk’ler... Burhan Atan “Tarihimizde İlkler” kitabında tüm bu sorulara cevaplar aramış. Tarih sayfalarında ayrıntılara takılmadan keyifli bir gezinti sizi bekliyor.
“Her şeyin bir ilki vardır.” derler, daha önce yapmadığı bir şeyi denemekten kaçınanlara. İnsanoğlu hayatındaki ilkleri ömrü boyunca unutmaz; ilk oyuncak, ilk hediye, ilk aşk, ilk göz ağrısı... Hepsinin ayrı bir yeri, ayrı bir önemi vardır. İlkler, insan hayatında değerli olduğu gibi milletler için de değerlidir. Kimileri bir milletin kaderinin topyekün değişmesine sebep olmuş, kimilerinin ise sadece ismi ilk olarak kalmıştır. Ne olursa olsun hepsi birer ilktir ve bu özellikleriyle kaydolunmuşlardır tarihin sayfalarına.
Tarihimizin çok eskilere dayandığını hep söyleriz; ama bu büyük tarihin içindeki ilkleri pek bilmeyiz. Dünyanın ilk arabalı vapurunun bir Türk’ün tasarımı olduğu, gecekondu kâbusunun 1945’ten bu yana yaşandığı, ilk resim sergisinin Sultan Abdülaziz Han sayesinde açıldığı, ilk Türkçe dilbilgisi kitabını bir sadrazamın yazdığı, ilk nüfus sayımının 1831’de yapıldığı, ilk kürekçilerimizin güreşçi olduğu, dünyanın ondalık kesirleri bir Türk’ten öğrendiği, ilk futbol maçımızın Bornova’da oynandığı, ülkemizdeki ilk sinema gösteriminin 1896’da yapıldığı bilmediklerimiz ‘ilk’lerdendir mesela. Sadece bilgi yarışmalarında ya da takvim yapraklarında rastlayabildiğimiz bu konuları artık merak ettiğimiz zaman öğrenebileceğiz. Burhan Atan, ‘Tarihimizde İlkler’ (Karma Kitaplar) adlı kitapta; tarih sayfalarında gizli pek çok ilki derlemeye çalışmış. Ayrıntılardan uzak, dipnotlar içermeyen, herhangi bir tasnife gidilmeden yazılan kitapta öncelikli hedef; kısa metinlerle anlaşılır ve kolay okunmasını sağlamak olmuş. Tabii ki tarihimizdeki ilkler sadece bu kitabın içindekilerle sınırlı değil. Bilinen veya bilinmeyen daha pekçok örneği vardır. Zaten Burhan Atan da bu kitabın sadece bir başlangıç olduğunu söylüyor.

Tarihimizdeki bazı ‘ilkler’
Kafa kâğıdımız 1863’ten beri var
Türkiye’de ilk nüfus cüzdanı 1863-64’te yapılan sayımdan sonra verildi. ‘Osmanlı tezkiresi’ denilen bu ‘nüfus hüviyet’ cüzdanları çizgili, düz bir kâğıt belge niteliğindeydi.
Gecekondu rezaleti 1945’ten beri var
Belediyelerden izinsiz, bir gecede kurulup çatılıveren evcikler olan gecekondular, Türkiye’de ilk kez 1945 yılında görüldü.
İlk iftar topu, III. Mustafa döneminde atıldı
İftar ve imsak zamanında Rumelihisarı Muvakkithanesi önünde birer kez top atılması, Sultan III. Mustafa döneminde (1757-1774) uygulanmıştı. Sonraları Yedikule’de de birer kez top atılması âdet oldu.
İlk şampiyon Galatasaray
Tarihimizde ilk Türkiye Kupası karşılaşması şampiyonu Galatasaray futbol takımı. Şampiyonluk karşılaşmalarının sonunda Galatasaray, Fenerbahçe’yi üst üste 2-1, 2-1 yenerek 1962-1963 döneminde ilk kez düzenlenen Türkiye Kupası’nı almıştı.
İlk göz ağrımız ‘Anadol’
Türkiye’de ilk otomobil yapımı 1959 yılında gerçekleşti. İlk Türk otomobili de Anadol markasıyla 1966 yılında satılıp kullanılmaya başlandı. Bundan önce ‘Devrim’ adlı bir otomobil, Eskişehir’de yapılsa da denenip üretiminden vazgeçildi.
1940’tan beri dolmuşa biniyoruz
Türkiye’de dolmuşçuluk ilk kez İstanbul’da 1940-1941 yılında başladı. II. Dünya Savaşı sırasında dışarıdan taşıt alınamayınca İstanbul şoförleri ‘dolmuş’ yoluyla yolcu taşımaya başladı.
1872’den beri grevdeyiz!
Türkiye’de ilk grevler 1872 yılında başladı.
İlk devalüasyon 1946’da
Türkiye’de ilk devalüasyon olayı, 7 Eylül 1946 yılında yaşandı.
Çikolatanın tadı 1924’ten beri damaklarda
Ülkemizde ilk çikolata fabrikası 1924 yılında İstanbul’da çalışmaya başladı. Avrupa’ya ilk kez İspanyollar aracılığıyla giren çikolata, fabrika kurulmadan önce Türkiye’ye dışarıdan gelirdi.

Labels: , , , , , ,

250 bin dolar poker borcunu seksle kapattı



Pamela Anderson, poker oynarken aldığı borcu seks yaparak ödediğini söyledi..

ABD'li oyuncu Pamela Anderson, kumar borcunu seksle ödediğini itiraf etti. İngiliz Sun gazetesinin haberine göre; 40 yaşındaki seksi sarışın Las Vegas'da poker oynarken çok kaybedince, aynı masada oynayan bir kumarbazdan 250 bin dolar borç aldı.

İsmini açıklamadığı kişi, Anderson'dan kendisiyle birlikte olması karşılığında parayı istemeyeceğini söyledi. Anderson "Ben de borcuma karşılık onunla seks yaptım" dedi. Sun gazetesi bu kişinin poker düşkünü İran asıllı Amerikalı sihirbaz Antonio Esfandiari olabileceğini yazdı.

Labels: , , , , , ,

Bir akşam yemeği 6 milyon dolar

Enflasyonun yüzde 25 bine ulaştığı Zimbabwe'de, paranın değersizliği insanları zor duruma sokuyor. Restoranda yemek yiyen Zimbabweliler, hesabı ödemek için yanlarında çuvalla parayla gezmek zorunda kalıyor. Ekonomik kriz yaşanan Güney Afrika ülkesinde, resmi rakamlar ülkede yüzde 7 bin enflasyon olduğunu belirtirken, uzmanlar yüzde 25 bin olduğunu söylüyor.

Labels: , , , , , , , ,

Spagetti'de köpek eti yedi köşeyi döndü

Arkadaşlarının spagettisine köpek eti karıştırdığını öğrenen itfaiyeci, açtığı davada 1.43 milyon dolar tazminat kazandı
OLAY Amerika'nın Los Angeles kentinde yaşandı. Tennie Pierce adlı zenci itfaiye erine, arkadaşlarının yaptığı köpek şakası Los Angeles Belediyesi'ne pahalıya patladı. Pierce, yemeğine köpek eti katılmasının şaka değil, 'teninin renginden dolayı yapılan bir ayrımcılık' olduğu iddiasıyla dava açtı.
İTFAİYECİ, olaydan sonra arkadaşlarının kendisiyle, 'köpek gibi havlayarak alay etmesiyle, onlardan şikayetçi olmasından dolayı işten atılmasını' da gerekçe gösterdi. Mahkeme, iddiayı yerinde bularak, belediyeyi, Pierce'ye taksitle 1 milyon 430 bin dolar tazminat ödemeye mahkum etti.

Labels: , , , ,

Garip bir uçAK KAZASI

Uçağımı havalandırmadan fotografımı iyi çek fotografcı abi.Şöyle enterasan bir pilot fotografı olsun.Pilot Karizmamızla arkadaşlara bir hava atayım...



İyi havalandık en az üç bin feette uçuyor uçak şu anda.
Bu ne patırdı kütürdü uçak düşmesin yahu.Aha uçağın camı kırıldı.Yoksa trenlere taş atan çocuklar sapanla uçağa damı taş attılar.Bu ne yahu içeriye kocaman bişey girdi.Hışt hışt.git başımdan...


Yazık yaa cama bir kartal çarpmış.Hep söyledim şu kuleye sinyalizasyona dikkat edin diye dinletemedim.Güzelim kartalın mort olduğuna mı yanarsın uçağın kırılan camına mı?
Zaten patrondan habersiz alıp bir tur atacaktım uçak ile hay başıma gelenler...

Labels: , , , , , , , , , , , ,

Mobil koltuk keyfi

MOBİL KOLTUKLARLA DÜNYA TURU


Kafasına kaskını takmış öyle bi havayada girmiş ki sanki formula1'de yarışıyor kerata.Alt tarafı bi koltuk kullanıyoo.Afilli afillide oturup kime hava atıyorsunuz siz bakayım.Hopp dikkat edin sağda mersedes var.



Koltuğuna oturuyorsun marşa basıp motoru çalıştırıyorsun koltuğundan kalkmadan cadde sokak geziyosun.Ohh ne güzel.

Thursday, April 05, 2007

İNANILMAZ AMA GERÇEK BİR HİKAYE

Amerikan Adlî Tıp Derneğinin 1994 te San Diego da tertiplenen ödül yemeğinde dernek başkanı Don Harper Mills, aktardığı acayip bir ölüm olayındaki adlî komplikasyonlarla dinleyicilerini şaşkına çevirmişti.Kaderin adaletine dair ince bir nükte taşıyan bu yaşanmış öykü, sanırız sizleri de hayrete sevk edecektir.

23 Mart 1994 te Ronald Opus un cesedini inceleyen adlî tabip, onun kafasından yediği kurşunla öldüğü sonucuna vardı.Müteveffa, on katlı bir binanın tepesinden, intihar niyetiyle aşağıya atlamıştı. (Umutsuzluğunu, geride bıraktığı bir notta açıklıyordu.) Ancak, dokuzuncu katın önünden geçerken pencereden gelen bir kurşun başına isabet etmiş, hayatı bu kurşunla sona ermişti. Apartmanın sekizinci kat penceresi düzeyinde cam silicileri korumak için konulmuş bir ağ vardı; ama bu ağın varlığını ne silahı çeken, ne de müteveffa biliyordu. Açıkçası, kurşun olmasaydı, Opus'un intihar girişimi başarılı olamayacak; zemine çakılmadan, sekizinci kattaki ağa takılıp kalacaktı. Bu durumu anlattıktan sonra, "Normal olarak," diye devam etti Dr. Mills, "intihar etmeye karar veren biri, mekanizma tasarladığı gibi olmasa da, bunu eninde sonunda başarır.

" Opus un dokuz kat aşağıda yere çakılmayıp da dokuzuncu kattan düşüyor olduğu anda başına gelen kurşunla vurulmuş olması, muhtemelen, onun ölüm modunu intihardan cinayete çevirmeyecekti. Fakat, Opus'un intihar girişiminin başarılı olmayışı, savcıyı elinde bir cinayet vakası olduğu düşüncesine itti. Silahın patladığı dokuzuncu kattaki odada yaşlı bir adam ve karısı yaşıyordu. Tartışıyorlardı ve adam kadını silahla tehdit ediyordu. Öyle sinirlenmişti ki, tetiği çekti; fakat mermi kadını ıskalayarak pencereden dışarı yöneldi ve Opus'a isabet etti. Bir insan A şahsını öldürmeye teşebbüs eder, fakat B şahsını öldürürse, o B şahsını öldürmekten suçlu sayılmalı idi. Savcının ulaştığı sonuç buydu. Dolayısıyla, dokuzuncu kattaki yaşlı adam, cinayetten suçluydu. Bu suçlamayla karşı karşıya kaldığında, adam da, karısı da çok şaşırdılar.

Çünkü, tetiği çekerken adam da, karısı da silahın dolu olmadığından kesinlikle emindiler. Yaşlı adam uzunca bir süreden beri boş silahla karısını korkutmayı alışkanlık haline getirmişti. Bunu karısı da bilir, o yüzden adamın tehdidine pek aldırmazdı. Kısacası, adamın karısını öldürme kastı yoktu; silahın dolu olduğunu dahi bilmiyordu. Böylece, Opus'un öldürülmesi bir kaza oluyordu; silah kazara doldurulmuştu. Araştırmalara devam edilince, ölümcül kazadan yaklaşık altı hafta önce yaşlı çiftin oğlunu silahı doldururken gören bir tanık ortaya çıktı. Anlaşıldığına göre, yaşlı kadın oğlundan mali desteğini çekmişti ve babasının annesini silahla korkutma temayülünü bilen oğul, annesini cezalandırma kastıyla, babasının annesini vuracağını umarak, gizlice silahı doldurmuştu.

Annesi ölecek, baba cinayetten suçlanacak, mallar oğluna kalacaktı. Artık olay yaşlı çiftin oğlunun Ronald Opus cinayetinden sorumlu olduğu noktasına gelmişti. Tam bu sırada savcının karşısına yeni bir viraj çıktı. Araştırmalara devam edilince, geçen altı hafta içinde anneyle babasının silahla tehdide varan bir tartışma yaşamamaları, dolayısıyla annesinin ölümünü bir türlü başaramayışı nedeniyle, oğulun umutsuzluğunun arttığı anlaşıldı. Bu, onu 23 Mart'ta on katlı binanın tepesinden atlayarak intihar etmeye itmişti.

Ancak, ölümü planladığı gibi olmamıştı; dokuzuncu katın önünden geçerken babasının boş zannettiği silahı tetiklemesiyle annesine isabet etmeyip pencereye seken kurşunun kafasına isabet etmesi nedeniyle, Ronald Opus'un hayatı sona ermişti. Dosya intihar olarak kapatıldı.Düşünenlere ibret ola!..

Saturday, January 06, 2007

Kendiliğinden Yanan İnsanlar

Dünyadaki en büyük esrarlardan bir tanesi de hiçbir sebep yokken yanıp kül olan insanlar. Evet bu size çok tuhaf gelebilir ancak yüzyıllardan beri hiçbir sebep yokken durduğu yerde yanıp ölen insan vakaları oluşmakta ve bunun nedeni de bugüne kadar çözülemeyen bir esrardır. İşin en anlaşılmaz tarafı da insanın yanıp kemiklerinin bile kül haline geldiği bir ortamda etrafta bulunan eşyaların hatta bazı vakalarda yananın üzerindeki elbiselerin bile hiçbir hasar görmediğidir. Tıbben bir insanın yanabilmesi bilhassa kemiklerinin kül haline gelebilmesi için çok yüksek bir ısı (1500 derece santigrad) Birde bu ısının uzun bir zaman devam etmesi gerekir (en az iki saat). Avrupada ve Amerika da son zamanlarda ölen insanlar gömülmeyip (Crématoire) denen yüksek ısılı elektrik fırınlarında yakılıp külleri küçük bir vazoya konup saklanmaktadır. Bu fırınlarda bile ısı 2000 dereceye yaklaşmakta ve tam kül olması üç - dört saat sürmektedir.





1731 senesinde akşam yatağına yattan ve uykuya dalan bir kadın ertesi günü sabah odasına kendisini uyandırmaya gelen hizmetçisi tarafından feci bir şekilde yanarak bir kül yığını haline gelmiş olarak bulunmuştur. Odanın her yeri is ve kurum içindeydi ve küller her tarafa uçuşmaktaydı. Fakat yatağından 1.5 metre ötede yanan kadın kül yığını haline geldiği halde ne yatağı ve çarşafları nede odanın mobilyaları hasar görmemişti. Yetkililer çok ayrıntılı bir araştırma yapmışlar fakat yanmanın sebebini bulamamışlardır. Zira odada yangın çıkması için sebep yoktu ne ateş vardı nede ateş çıkaracak bir şey. Odada ki eşyalar hatta yatak çarşafları bile hiç yanıksız duruyorlardı.

Bu sonradan kayıt altına alınmış " kendinden yanma" olayları arasında ilk örneklerden biri kabul edildi.

18 yüzyılda çok sayıda kendinden yanma vakası tespit edildi fakat ilim adamları ve doktorlar bir türlü sebepsiz bu yanmalara bir ad koyamıyorlardı.

Dr. Merille, Fransada Caen şehrinde görev yapıyordu bir gün bir ölüm nedeniyle ilgili olarak çağrıldı yaptığı incelemede: ölünün vücudu yerde uzanıyordu. Geriye kül yığınından başka bir şey kalmamıştı kemikler sıcaktan eriyerek eğilip bükülmüştü. Dr Raporunda kemikleri erimiş olmasını belirtmesi çok ilginçtir zira kemiklerin erimesi için en az 1500 derece ısı gerekir, oysa rapora göre " Evdeki eşyalardan hiç biri yanmadan zarar görmemişti kadının geceliği oturduğu sandalyenin 30 cm ilerisinde el değmemişçesine duruyordu. Üzerindeki elbiselerin dışında odada yanan başka hiçbir şey yoktu." Kimileri bu yanmaları Tanrının gazabı olarak görmektedir, bu korku eski çağlardan beri vardır. " Onları Tanrının gazabı yok ediyor. Tanrının yakıcı nefesi kül haline getiriyor. " Bu doğrumuydu ?

Yukarıdaki olayların benzerine daha yüzlerce misal verebiliriz. Biz burada bu hususta yapılmış araştırma ve incelemeleri ele alıp neticeleri üzerinde tartışacağız.

Bu yanma olayları ile ilgilenen araştırmacılar olayların gittikçe artığını söylüyorlar . Bazı gazeteciler bu hadiselerle ilgili bilgi topluyorlar . Tıp dergilerinde yazılar yazılıyor fakat doğru dürüst hiçbir netice alınamıyor.

Kendiliğinden yanma olayları üç safhada oluyor:

1- Çok kısa bir zaman içinde gerçekleşiyor, yananın ne yardım isteyecek nede ne olduğunu anlayacak zamanı oluyor.
2- Olaylar çok büyük nispete ölümle neticeleniyor ve bu sebepten kurbanların ne olduğunu anlatma imkanı olmuyor.
3- Üçüncü çok ilginç durum : Böyle bir yanma olayı ya yanan yapayalnızken oluyor veya birkaç kişi iseler o zaman hepsi birden yanıp ölüyorlar. Yani hadiseye canlı şahit bulunmuyor.
1885 gecesinde Amerika da bir karı koca ve yanların da çalışan işçileri yılbaşını kutlamak için mutfakta oturup içki içiyorlar, daha sonra işçi üst kattaki odasına yatmağa çıkıyor. Ertesi sabah aşağı inen işçi mutfağa girdiğinde etrafın ince bir yağ tabakası ile kaplı olduğunu ve acı bir koku hissediyor., Evin beyi yerde yatıyordu ve ölmüştü hemen yandaki evde oturan çocuklarına haber vermeğe gitti ve oğlunla geri dönüp araştırınca mutfak masasının yanında döşemede bir yanık delik vardı döşeme yanmıştı ve aşağıya bakınca evin hanımının yerde yanık kemikler yanık kafatası ve küllerini gördüler. Bu kez kurban ikiye çıkmıştı. Yapılan araştırma sonunda hadisenin nasıl oluştuğu hakkında bir karara varamadılar.

Kendiliğinden yanma olayları incelendikçe çok enteresan durumlar ortaya çıkıyordu. Yanma çoğunlukla sınırlı bir alanda meydana geliyor yatağına uzanmış haldeyken yanan Birisinin yatak örtülerine hiçbir şey olmuyor. Bir iskemlede otururken yanmışsa incelemede iskemlede hiçbir yanık izi bulunmuyor,Elbiselerinde hiçbir yanık izi olmayan ama bedeni kömür haline gelenler var.

Araştırmalarda dikkati çeken bir hususu ta olayın kurbanlarının genel de ses seda çıkarmadan ve kurtulmaya çalışmaksızın yanmalarıydı. Yanma olayının bilinmeyen bir psikolojik yanı olabilir.

Düşkünler yurdundaki bir olayda yurtta kalanlar iç içe bölmelerle ayrılmış yerde yattıkları halde sabahleyin yanmış halde bulunan komşularının geceleyin hiçbir hareket veya ses çıkarmadığını hem yurt sakinleri hem de gece nöbet de olan hemşireler söylemişlerdir.

Kendiliğinden yanma ile pek çok olay incelenmek için beklemektedir.Acaba insanın içinde vücudunun ısısını ayarlayabilecek bir mekanizma mı var ve kendiliğinden yananlar bilmeden bu mekanizmayı mı harekete geçiriyorlar. Son zamanlarda olan bir yanma olayı herkesin gözü önünde cereyan etmiştir. İngiltere de nişanlısı ile dans ettikten sonra pisten ayrılan genç kız üzerindeki elbiselerin altından vücudu aniden tutuşmuştur. Yüzlerce kişinin gözü önünde bir alev yığını haline gelmiş alevler güçlükle söndürülmüş fakat geç kalınmış ve bir kül yığını haline gelen genç kız ölmüştür. Dikkat edilecek bir diğer hususta bu kendinden yananlar vakalarında beden içerden dışarıya doğru yani bir iç ısı ve ateşle yanmasıdır. Halbuki normal olarak yanma hadisesi dıştan içe olur.

Bugüne kadar ileri sürülmüş bir çok teori arasında iki tanesi üzerinde Durulmağa değer görülmektedir.

Araştırmacı Livingstone Georkart kendiliğinden yanma olaylarının büyük Kısmının yeryüzündeki manyetiğin değişmeleri en fazla olduğu anlara rastladığını keşif Etmiştir. Atmosferin dışında elektrik yüklü parçacıklardan oluşan iyon tabakası bulunur.

İyon tabakasının dışında da yine bir elektrik alanı olan magnetosfer vardır bu iki alan Arasındaki etkileşim dünyaya tesir eden bir elektromanyetik güç etkisi sağlar. Uzayda meydana gelen bu değişimler dünyanın belli yerlerindeki enerji yüklü yoğun elektrik Alanları oluşturur ve yıldırım nasıl bazı insanların üzerine düştüğü gibi bu yoğun elektrik alanları da bazı insanların etkisi altına alıp yakabilir denmektedir.

Diğer teori ise bugün evlerde kullanılan " microwave" mikro dalga fırınları çalıştıran prensiptir. Bilindiği gibi Mikro dalga içine konulan besin maddesi İçindeki molekülleri bir birine çarptırılması neticesi ortaya çıkan enerji sayesinden içten pişer ve onu içinde bulunduğu kap ise ısınmaz bile.

Buna göre tabiata bulunan bu mikro dalgaların çok karışık bazı sebeplerden ve bazı insanlardaki özellik veya o andaki durumları yüzünden yaratıkları "entıty" varlık tan dolayı Mikro fırın gibi işleyerek insanın içinde meydana gelen ve bir anda çok yüksek derecelere varan ısı ya erişip o hale geldiklerini fakat aynı anda etraflarındaki diğer eşya ve şeylere zarar vermedikleri düşünülüyor.

Saturday, December 09, 2006

İdam Restoranı....


ABD de ilginç, ilginç olduğu kadar da tüyler ürpertici nitelikte bir restoranın. 1852 yılından beri faaliyet gösteren restoranın belli bir mönüsü yok. Müşterileri çok önceden ısmarlayarak istedikleri her şeyi yiyebiliyorlar. Fiyatı hiç önemli değil ve hesap da ödemiyorlar. Ancak ufak bir ayrıntı var...

Dünyanın en dehşet verici lokantası Kaliforniya�da...

ABD�de ilginç, ilginç olduğu kadar da tüyler ürpertici nitelikte bir restoranın. 1852 yılından beri faaliyet gösteren restoranın belli bir mönüsü yok. Müşterileri çok önceden ısmarlayarak istedikleri her şeyi yiyebiliyorlar. Fiyatı hiç önemli değil ve hesap da ödemiyorlar. Ancak ufak bir ayrıntı var...

Bu yedikleri son yemek oluyor. Hatta yemek sonrası yapılan �ikram� da, ölümcül bir zehirli iğne. San Quentin Eyalet Hapishanesi�nden bansediyoruz. Son 10 yılda sadece 10 kişi bu sözde restorandan.

Eyalet Adalet Bakanlığı�nın web sitesinden öğrendiğimiz kadarıyla, idam mahkumu bu talihsiz 7 kişinin ısmarladığı son yemekler arasında ilginç mönüler var. Örneğin bir seri katil, son yemek olarak iyice kızarmış bir tabak patates ve iki bardak vanilyalı milkshake istemiş. Bir başkası, tecavüz ve cinayetten mahkum Tom Thompson ise sıcak bir meyvalı bulamaç yemiş. Ve şehirlerarası karayollarında çok sayıda insanın canına kıyan bir katil ise, son yemeği için iki adet pepperoni ve sosisli pizza ısmarlamış. En mütevazı idam mahkumunun son isteği ise tek bir bardak greyfurt suyuymuş.

The Times gazetesinin haberinde, bunları yedikten sonra o insanlara �afiyet olsun� denilip denilmediği ise belirtilmemiş.

Saturday, October 14, 2006

Garip ama gerçek olaylar

Yer: Kayseri
Siz hıç karanlıkta iyi göremediğiniz için yakıt deposunun, tam dolup dolmadığını çakmak yakarak kontrol etme cesaretini kendinizde buldunuzmu!
Kayseri şehirlerarası otobüş terminalinde 38 AS 991 plakalı yolcu otobüsüne mazot alan muavin Z. T. deponun tam dolup dolmadığından emin olmak için çakmak çakarak kontrol etmek ister.
Sonuç: Buharlaşan mazotun parlaması ve muavinin yanık tedavisi için hastahaneye kaldırılması...


Yer: Diyarbakır
Lunaparkta gece bekçisi iki kafadar (zincirlerin ucuna bağlanmış salıncaklardan oluşan) uçan sandalyelere biner ve mekanizmayı çalıştırırlar. Ancak sandelyelerin merkezkaç kuvveti ile dönerek açılmasından dolayı durdurmak içi şaltere ulaşamazlar ve sabaha kadar kimseye seslerini duyuramazlar.
Sonuç: Bu bekçilerden biri hayatını kaybetmiş, diğeri işe gördügü uzun tedavilere rağmen eski sağlığına kavuşamamıştır...

Yer: Karabük
Siz demir çelik haddehanesinde çalışan bir işçinin, sigarasını yakmak için 600 tonluk preslerin arasından emekleyerek geçtiğini ve 2.450 santigrad derecedeki fırına ulaşmaya çalışırken son sigarasını yaktığını duydunuzmu?..


Yer: Giresun
Siz hıç birisinin, dış ağrısından kurtulmak için çenesine kurşun sıktığını ve beynini dağıttığını duydunuz mu?..

Yer: İstanbul, Sultanbeyli
Yuttuğu sineği öldürmek için ağzına Shelltox sıkip, zehirlenerek kendisi de ölen zamane uyanığını...

Yer: Erzurum
Birçok ülkede insanlar berbere gidip traş olurlar, ama hiçbir berber, masaj amacıyla müşterisinin kafasını sağa sola çevirirken boynunu kırmaz...

Yer: Bozcaada
Bankamatikten para çekerken başka bir ülkede elektrik çaprmasından ölmezsiniz. Türkiye'de ölürsünüz...


Yer: Adapazarı
Siz hiç arabası ile yolda giderken radyoda duyduğu göbek havasıyla coşup, göbek atmak için aracını kenara
çeken ve otoyolda göbek atarken arkadan gelen aracın altında kalıp ölen duydunuz mu? Söz konusu olay TEM
otoyolu Sapanca mevkiinde cereyan etmiştir...

Yer: Konya
Aynı işyerinde, biri gündüz biri gece vardıyasında çalışan ve ikisi de işine motasiklet ile giden baba-oğulun, yolda karşılaşmaları normaldir, ama birbirlerine selam vermek içın ellerini sallarken, kaza yapıp ölmesi sadece bizde vaka-i adıyedendir...

Yer: Kocaeli, Dilovası
Hangi ülkede bir gemi mühendisı, kontrol etmek için gemi kazanına girdiğinde, biri başkası gelip kazan kapısını kapatır ve kazanı ateşleyip...

Güven iyidir ama kontrol daha iyidir (ALMAN ATASÖZÜ)
Güven iyidir ama kontrol gerekmez (TÜRK MANTALİTESİ)

Yer: Rize
Hangi ülkede; elektrik direğine yaşlanıp, ayakkabısına giren taşı çıkarmak için ayakkabısını silkeleyen birisi, yoldan geçen bir başkası tarafından (cereyana kapıldığı zannedilerek, kurtarmak amacıyla temas etmeden) kürekle vurularak kurtarılmaya çalışılır?..

Yer: Trabzon
Siz hiç başka bir ülkede, bir insanın, tuttuğu futbol takımının maçı, ya da siyasi partinin şeçimi kazanıp kazanmayacağı hakkında bir "uzvu" üzerine iddiaya girdiğini, "eğer kazanamazsak, ben de bunu keserim"
dediğini, iddiayı kaybedince Besmele çekerek abdest alıp, iki rekat namaz kıldıktan sonra "onu" kestiği ve kan kaybından öldügünü duydunuz mu?.. Hayır mı?

Yer: Afyon
Siz hiç kahvehanede Okey oynanırken, İnsanların ve okey masasının üzerine inek düştügünü, duydunuz mu?
Toprak damlardan oluşan tipik anadolu mimarisi,ev yoldan aşağıda,üst taraftan gelen bu arada sineklenen ve paniğe kapılarak nereye bastığını bilemeyen Sarıkız'ın bastığı dam ineğin ağırliğına ağırlığına dayanamamıştır..


Yer: Avustralya
Yıldırım düşmesi sonucu 68 inek telef oldu


Avustralya'da bir çiftlikte sağılmayı bekleyen 68 ineğin yıldırım düşmesi sonucu telef olduğu bildirildi.

Avustralya'da bir çiftlikte sağılmayı bekleyen 68 ineğin yıldırım düşmesi sonucu telef olduğu bildirildi.
Avustralya'daki radyo haberlerinde, ülkenin ortadoğu sahilinde, Dorrigo kenti yakınında, çayırda bir arada bulunan ineklerden 68'i, üzerlerine yıldırım düşmesi sonucu telef oldu.

İneklerin değerinin 70 bin Avustralya doları olduğunu bildiren çiftlik sahibi, telef olan inekleri bir kazı makinesinin yardımıyla toprağa gömdüğünü bildirdi.

Tuesday, October 03, 2006

Ünlülerin garip alışkanlıkları

Sylvester Stallone



Geçmiş yaşamına çok meraklı ve hipnoz seanslarına katılıyor.

Ve Sly önceki iki yaşamını bildiğinden emin; Fransız devrimi sırasında bir ihtilalci olan Stallone, daha sonra arkadaşları tarafından giyotinde idam edildiğine inanıyor. Ama Stallone olmadan önce bir yaşam daha yaşamış; Vahşi Batı´nın yeşil çayırlarında at koşturan ve ateşin etrafında danslar eden bir kızılderili olarak yaşadığı düşüncesinde..

Robin Williams
Ciddi bir reenkarnasyoncu; Bu konuda herşeyi inceledikten sonra kendine bir yaşam felsefesi oluşturmuş; Bakın Williams ne diyor; "Bütün geçmiş yaşamlarımı inceledim, bir yaşamımda İngiltere´de yaşadım; Shakespeare döneminde aktördüm. Bazı zamanlarda, kendimin başka bir yere ait olduğumu hissederim, sanki buraya ait değilmişim gibi, bir kuramım var, bir havaalanı düşünün, gideceğiniz yere kalkacak. Uçağın anonsunu bekliyorsunuz.


Ama bir fark var; nereye gideceğinizden haberiniz yok. Derken bir anons yapılıyor; ´Haydi Bay Robin, Kafkasya´ya erkek olarak gidiyorsunuz,teşekkürler. Sonra ruhunuz oraya uçup gidiyorve bir bebekle buluşuyor; hepsi bu işte.." Neden olmasın, belki sevimli Peter Pan haklıdır...

Shirley McLaine
McLaine 1979 yılında ünlü İngiliz aktörü süper komedyen Peter Sellers´le tanıştı; "Bahçivan" filminde beraber oynadılar, film çekilirken Sellers hastaydı, ciddi bir kalp ameliyatı geçirmişti. "Pembe Panter" dizisinin ölümsüz komiser Cleoseu´su,Shirley McLaine´e ameliyatını anlattı; "..ameliyat sırasında kendimi yukardan seyrettim; tüm ameliyatı izledim. Hiç bir korku duymuyordum; bilincim yerindeydi ve çok iyiydim ama bedenimin başı dertteydi. Sonra büyük parlak beyaz bır ışığa doğru yaklaştım, ışık bana huzur, sevgi ve sıcaklık veriyordu, hemen oraya gitmem gerekiyordu ama birden kendimi yeniden ameliyat masasında buldum ve inan doktorlara çok kızdım; geri dönmek istemiyordum..."
Ve Peter Sellers gerçekten de fazla beklemedi; aradan bir yıl dahi geçmedi ve kalbi daha fazla çalışmadı, yaşamı boyunca ruhsal seanslardan çıkmayan, önceki yaşamlarından birisinde Romalı bir general olduğuna inanan Peter Sellers büyük beyaz ışığa kavuşmuştu.

Clarissa Bernhard
Hollywood´ da 1982 mayıs ayına kadar normal bir insan olarak yaşıyordu. İki ay kadar önce Mart 1982´de ünlü oyuncu John Belushi, bir kaza sonucunda yaşama veda etmişti. Belushi´yi unutulmaz "Cazcı Kardeşler" den hatırlayacaksınız. Clarissa, iki arkadaşı ile beraber Belushi´nin kazada öldüğü yerden geçiyordu. Gece yarısıydı ve arabaları karşıki otoparktaydı. Genç kadın, birden ürperdi, sanki arkasından biri bakıyordu. Dönüp baktığında şok geçirdi. Çünkü iki ay önce tam burada ölen John Belushi, yolun tam ortasında durmuş, bakıyordu. Clarissa, dehşetle arkadaşlarını uyardı, onlar da baktıklarında Belushi´nin hayaleti yavaş yavaş kayboluyordu. Ama üçü de görmüşlerdi... Clarissa Bernhard olayı unutamadı ama daha arkası vardı. Aradan yedi ay geçti, Kasım ayının ılık bir California gecesiydi. Ve Clarissa yine kalabalık bir misafir grubu ile beraber bahçeye açılan salonda oturuyordu. Clarissa birden fenalaştı, ne olduğu merak edilirken toparlandı, başının döndüğünü söyledi ama tam o anda, birden bahçeyi işaret etti ve haykırdı "Bakın, oraya bakın..." Sekiz-on konuktan birkaçı bahçeye dönüp bakınca, karşılarında ünlü yıldız Natalie Wood´u gördüler ama o da Belushi gibi solarak kayboldu.
Görüntü çok netti ve Natalie´nin hayaleti ağlıyordu. Sonra, olay anlaşıldı, o gün Natalie Wood´un ölüm yıldönümüydü, talihsiz bir kaza sonucunda ölen güzel yıldızın büyük aşkı Robert Wagner, birkaç gün evvel, evlenmişti. Ölüm yıldönümünde Natalie Wood´un hayaleti ağlıyordu, ölümden sonra da süren aşkı için, Clarissa Bernhard´ın tanıkların önünde iki kez bu olayları yaşaması veya ilk görücü olması nın anlamı neydi? Kadın sanki ruhsal bir paratönerdi... Ve aynı yıl yani yine 1982´de yılın son günlerinde, Clarissa artık daha bilinçli olarak ruhsal konularla ilgilenmeye başladı. Aralık ayının bir gecesinde, aniden uyanarak, rüyasında Marilyn Monroe´yu gördüğünü söyledi.
Süper yıldız rüyasında Clarissa´ya yarın gece evinin bahçesinde buluşacaklarını söylemişti. Ertesi gün beraber yaşadığı Davis ve iki arkadaşıyla beraber bulunan Marilyn´in öldüğü eve gittiler, hava kararıncaya kadar evin bahçesinin önünde arabanın içinde oturdular. Sokak boştu ve sadece birkaç lamba aydınlatıyordu. Birden Clarissa haykırdı;"Bakın, işte Marilyn..." Gerçekten de boş sokağın tam karşısından bir kadın geliyordu, ışığın altına geldiğinde iyice görüldü ve karşılarında vücudunu saran elbisesi içinde gerçekten Marilyn Monroe vardı. Sonra dördünün de inanmaz bakışları arasında yavaş yavaş kayboldu. Clarissa Bernhard, tüm bu olayları 1982 yılının içinde yaşadı ve bir daha hiçbir şey olmadı. Tüm çabalarına rağmen. Ne olmuştu? Neden sıradan bir kadın, üst üste üç kez üç ünlü sinema yıldızının hayaletlerini gördü? Acaba Clarissa Bernhard, bir tür düşünce projeksiyonu ile kafasındaki görüntüleri yanındakilerin göreceği kadar mı yansıtıyordu ?

teyyo pehlivanın evi nasıl kurtuldu.

Teyyo Pehlivan

İngiltere Cumhurbaşkanı Atatürk’ü ziyarete gelmiş Ankara’ya. Erzurumlu Teyyo Pehlivan da tesadüf, Mustafa Kemal’in yanındaymış. Erzurum’un bi meselesi varmış, kentin ileri gelenleri çok rica etmiş, “Ata seni kırmaz, n’olur şunu bi hallediver” demişler, Teyyo Pehlivan da bu nedenle Gazi’ye gelmiş. Bi ara Atatürk’le İngiliz Cumhurbaşkanı satranç oynamaya karar vermiş.


Mustafa Kemal, ingiliz Cumhurbaşkanı’na, “Oynayalım ama, yenersem bana ne vereceksin?” demiş. Bunun üzerine İngiliz, “Yenersen Kuzey İrlanda’yı sana veririm. Ben yenersem sen ne vereceksin?” demiş. Gazi biraz düşünmüş, “Eğer ben yenilirsem sana Doğu Anadolu’yu veririm” cevabını vermiş.

Bunu duyan Teyyo Pehlivan hemen itiraz ederek, “Oo, Paşam, bizim ev n’olacak o zaman?” diye sitem etmiş. Atatürk, “Doğru” demiş, “Doğu Anadolu’yu veririm ama Teyyo’nun evi hariç”. Bu kez itiraz sırası İngiltere Cumhurbaşkanı’na gelmiş, “Teyyo Pehlivan’ın evi yoksa ben Doğu Anadolu’yu ne yapayım” demiş ve satranç oynamaktan vazgeçmiş.

Teyyo pehlivan kimdir?

Erzurum kahvelerinde anlattığı ‘‘Gerçekdışı Anılar’’ıyla, bir anda ünü Türkiye'ye yayılan, ancak hiçbir gazetecinin, televizyon kanalının röportaj teklifini kabul etmeyen 84 yaşındaki Teyyo Pehlivan'ın lügatında ‘‘imkansız’’ diye bir sözcük yok. Sağdan soldan gelen üç beş kuruş yardımla geçinen Pehlivan'ın, büyük meblağlardaki tekliflere de ihtiyacı yok. Çünkü dilediği herşeyi yaşayabiliyor. Dünyanın her yerinde, dilediği zamanda, dilediği kişilerle birlikte olabiliyor. Ya bir dağın zirvesinde ayılarla boğuşuyor, ya Nancy Reagan'ın ‘‘rica ettiği’’ üç bin atı uçağa attığı gibi Amerika'ya yetiştiriyor. Bir gün İngiltere Kraliçesi'yle, birgün Türkan Şoray'la geziyor. Herkesle konuşmuyor ama... Mesela Ronald Reagan'ın her telefonuna çıkmıyor. Kendisine ‘‘Palavracı’’ diyenlerin yanında bir dakika durmuyor. Zekasından kuşkulandıklarının yanında uzatmıyor lafı... Yine de her akşam, herkes onun bulunduğu kahvenin yolunu tutuyor... Kişiliği ve anlattıklarıyla Erzurum Ansiklopedisi'ne giren Pehlivan, ısrarlı gazetecileri dövmekten de çekinmiyor.



Hayatının son yıllarında da olsa ulusal şöhreti yakalamayı başaran Erzurumlu Teyyo Pehlivan -Gerçek adıyla Tayyip İde- bilindiği gibi, “masum” yalanlarıyla ünlü. 1998’in son ayında hayata veda eden Teyyo Pehlivan’ın kahvelerde insanları etrafına toplayarak anlattığı pek çok yalan daha şimdiden şehir efsanesi durumuna gelmiş bile. Emin olun, bi’kaç yıl sonra bunların masum yalanlar olduğu “unutularak” her biri kendi başına, yaşanmış birer hikaye gibi anlatılacak.

Kaldırımlarda yürümek onun için zuldür. Daima caddenin ortasında yürüyen Pehlivan, hemşehrileri gibi milliyetçilik konusunda da biraz hassastır. Ancak anlattığı olaylar ve kişiler dar ideolojilerle sınırlanmaz.

Pehlivan 1980 öncesi bir gün İstanbul'a gelir. Altında son model bir arabayla yolları arşınlarken, caddenin öbür ucunda kalabalık bir sol grubun sloganlar ararak üzerine geldiğini görür. Derhal geri vitese takarak ters ters gitmeye başlar. Ne var ki arkadan da yine eli sopalı başka bir solcu grup gelmektedir. Teyyo Pehlivan derhal arabayı yan vitese takarak olay yerinden uzaklaşır. Onun için çözümsüzlük diye birşey yoktur!

Cipe vapur takmişler

Birgün gahvede oturiram,telefon çaldi.
"pehlivan seni istirler diye seslendiler.
gaktım baktım. ariyan bizim kars valisi:

-"pehlivan sarıgamış'ta denize bir cip düştü!
biz uğraştık ama çıkardamadık.
buradakiler de diler ki bu cipi denizden çıkartsa çıkartsa
hasan galalı teyo pehlivan çıkardır.
"allahını seversen gel bize yardım et" diye yalvardı.
bunun üzerine gaktım bindim ata.
gettim doru sarigamış'a.
atladım denize, suya bir dumdum,
baktım cip suyun dibinde.
Bir goluma cipi taktım, öteki golumunanda
gulaç atmaya başladım ve cipi sudan çıkardım.
Ama gardaş cip bene çok ağır geldi.
tikkatli baktım ne görim.
meğerse cipe bir de vapur takılmış.
Ben de gendi gendime ola bir cip bu
kadar ağır olmaz diyirdim.

Yenikapı nasıl açıldı?

4. Murat devri. Padişah tarafından, mey (şarap), afyon ve fal bakmak yasaklanmış. İstanbul'da bütün meyhaneler ve keşhaneler "underground" takılmaya başlamış. 4. Murat bi gece, tebdil-i kıyafet İstanbul'a indiğinde, karşıya geçmeye karar verip bi sandal kiralamış.


Sandalcı müşterisinin sultan olduğunu bilmiyomuş tabii. Bi ara, sandalın yanından sarkan bi ipi çekmiş. İpin ucunda bi testi! Sultan, "Ne var o testinin içinde?" diye sormuş. Sandalcı "Ne olacak, mey işte" diye gülerek müşterisine ikram etmiş. Her ne kadar yasaklamış olsa da, 4. Murat'ın alkolle arasının iyi olduğu bilinir. İkramı kabul etmiş ama yine de, "Mey yasak. Hünkarımız görse kafanı vurdurtur diye korkmuyo musun?" diye sormaktan da geri kalmamış. Sandalcı da haliyle, "Yahu hünkar ner'den görecek bizi denizin ortasında" demiş.

Aradan biraz zaman geçmiş. Sandalcı bu kez de, teknenin tahtalarından birini kaldırıp aradan afyon çıkarmış ve nargilesine atarak körüklemeye başlamış. Gönlü zengin adam, hemen müşterisine de ikram etmiş. Sultan yine kabul etmiş ama yasağı gene hatırlatmış. Sandalcı aynı şekilde, "Kim görecek ki bizi denizin ortasında" demiş. Biraz daha vakit geçmiş. Bizim sandalcı cebinden fal taşlarını çıkarmış. Hünkara, "Ver 5 akçe de falına bakayım" demiş. Fal 4. Murat'ın en kızdığı şeymiş, ama "Hadi biraz daha sabredeyim" diye düşünüp, "Bak bari" demiş.

Fal taşlarını elinde çalkalayıp atan sandalcı, "Efendi, sorunu sor bakalım" demiş. Padişah, "Hünkar şu anda nerededir?" diye sormuş. Sandalcı taşlara bakıp "Hünkar şu an denizdedir" demiş. 4. Murat güya endişelenmiş havalarına girip, "Sakın yakınımızda bi yerde olmasın" diye sormuş sandalcıya ve tekrar iyice bakmasını söylemiş. Sandalcı taşlara tekrar bakmış ve birden, 4. Murat'ın ayaklarına kapanıp, "Affet beni hünkarım " diye yalvarmaya başlamış. Kıyıya dönene kadar yalvarmaya devam etmiş. Padişah dayanamayıp, "Sana bi soru sorucam. Eğer bilirsen seni affederim. Bilemezsen boynunu anında vurduracam" demiş. Sandalcı sevinçle, "Padişahım çok yaşa" demiş ve merakla soruyu beklemye başlamış.

4. Murat, sandalcıya, "Dönüşte İstanbul'a hangi kapıdan giricem?" diye sormuş. Tabii sandalcı hemen itiraz etmiş, "Hünkarım, şimdi ben hangi kapıyı söylesem, siz başka kapıdan girersiniz. Affinıza sığınarak, gireceğiniz kapıyı bi kağıda yazsam ve size versem; kapıdan geçtikten sonra okusanız olur mu?" demiş. Hünkar başını "Olur" anlamında sallayınca, sandalcı tahminini yazıp kağıdı vermiş.

Sandalcının tahmini neydi?

Padişah kağıdı alır almaz, daha bakmadan, yanındaki fedaisine, "Hemen boynunu vur şu kafirin" emrini vermiş. Sonra da, "Surlara yeni bir kapı açıla! İstanbul'a oradan giricem" demiş çevresindekilere. Kapı 5-10 dakikada açılıp, padişah ve erkanı şehre girmiş. 4. Murat bi ara, sandalcının kağıda hangi kapıyı yazdığını merak etmiş. Kendinden çok eminmiş, laf olsun diye cebindeki kağıda bakmış. Ama okuyunca hayretler içinde kalmış. Sandalcı kağıda şunları yazmışmış: "Hünkarım, yeni kapınız vatana millete hayırlı uğurlu olsun"

O gün bugündür de işte o kapı, "Yenikapı" olarak anılıyormuş.